Trump ve Netanyahu İran’a savaş açmayı mı planlıyor?
Trump-Netanyahu-Iran-MintPress-News.jpg
Washington Post, Çarşamba günkü bir haberinde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu “İsrail'in harekâtını güçlü bir şekilde destekleyen Trump'ı, İran politikasını Başkan seçilen Joe Biden'a devretmeden önce, programa son bir askeri darbe indirmesi, Tahran'ın nükleer programına baskı yapması için sıkıştırdı,” diye yazdı.
Geçtiğimiz hafta Suriye'de ABD destekli büyük bir İsrail hava saldırısı düzenlenmesi ve ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından uygulamaya konulan İran karşıtı önlemler, Trump yönetiminin, başkanlık seçimini kazanan Demokrat Joe Biden göreve başlamadan önce İran'a karşı savaş başlatabileceğine dair endişeleri besledi.
 
Salı günü, İsrail savaş uçakları, Deyrizor şehri ile Bukamal kasabası arasında, Irak ile olan büyük bir sınır geçişinin yakınındaki çok sayıda hedefi vurdu. Bu, son iki hafta içinde İsrail'in Suriye'ye karşı dördüncü ama açık arayla en büyük saldırısıydı.
 
Bölgeden gelen haberler, bunun, Suriye'de yaklaşık on yıl önce başlayan, CIA tarafından organize edilen rejim değişikliği savaşıyla bağlantılı olarak İsrail'in düzenlemeye başladığı hava saldırılarının en ağırı oluğunu belirtiyor. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi'ne göre, Salı günkü hava saldırılarında, Suriye hükümeti askerleri ve İran destekli milisler dahil 57 kişi öldürüldü, 37 kişi de yaralandı.
 
İsrail rutin olarak bu saldırıları teyit etmeyi reddeder veya sorumluluğunu inkâr ederken, Salı günkü hava saldırıları bu açıdan farklıydı. İsminin açıklanmaması şartıyla Associated Press'e (AP) konuşan bir “üst düzey ABD istihbaratı yetkilisi”, İsrail'in hava akınını Washington tarafından sağlanan istihbaratla gerçekleştirmiş olduğunu söyledi.
 
Dahası, AP'nin haberine göre, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, Pazartesi akşamı İsrail istihbaratı Mossad'ın Başkanı Yossi Cohen ile lüks Georgetown restoranı Cafe Milano'da yemek yerken planlanan hava saldırılarını ele almıştı.
 
Pompeo tarafından Salı günü Ulusal Basın Kulübü'nde yapılan konuşma da görünüşe göre ikisi arasında görüşülmüştü. Orada Pompeo, Washington'ın yirmi yılı aşan “terörle mücadele”si sürecinde görünüşte “Baş Düşman”ı olan El Kaide'nin bugün Tahran'da karargâh kurduğunu ve İran tarafından desteklendiğini iddia etti.
 
Pompeo, konuşmasında şunları söyledi: “İran'ın El Kaide için —kilit coğrafi merkez olarak— gerçekten yeni Afganistan olduğunu söyleyebilirim ama aslında daha da kötü. Dağlarda gizlendiği Afganistan'ın aksine, bugün El Kaide, İran rejiminin koruması altında faaliyet gösteriyor.”
 
Pompeo, baştan sona saçma olan bu iddiayı destekleyecek hiçbir kanıt göstermedi. 1980'lerde Afganistan'da Sovyet destekli hükümete karşı CIA'ın organize ettiği savaşta ortaya çıkan bir hareket olan El Kaide, İran nüfusunun yüzde 95'ini oluşturan Şii Müslümanları kâfir olarak gören Selefi-cihatçı ideolojiye dayanmaktadır. O ve ondan çıkan örgütler, Şii camilerine ve sivillerine yönelik çok sayıda saldırının yanı sıra 2017'de İran meclis binasına yapılan ve 12 kişinin öldüğü saldırıdan sorumlular.
 
Muammer Kaddafi'nin Libya hükümetini devirmek üzere başlatılan ABD-NATO harekâtında El Kaide bağlantılı güçleri destekleyen ve sonra da Devlet Başkanı Beşar Esad hükümetine karşı kanlı rejim değişikliği savaşında El Kaide'nin Suriye kolunu silahlandırıp finanse eden Washington'dı. Suriye hükümeti, buna karşı İran'dan askeri destek aldı.
 
ABD seçimlerinden sonra “ikinci bir Trump yönetimine yumuşak geçiş” olacağını söyleyen Pompeo'nun El Kaide'yi İran'la ilişkilendirme girişimi, sadece iftira niteliğinde bir propaganda palavrası değildir. ABD, 2001'de Afganistan'ı El Kaide'nin peşine düşme bahanesiyle istila etmiş ve ardından 2003'te Irak'a yalanlara dayanarak savaş açmıştı. Bu yalan, Saddam Hüseyin'in, yeminli düşmanı El Kaide'ye var olmayan “kitle imha silahları” vermeye hazırlandığıydı.
 
Benzer bir Tahran-El Kaide ekseninin uydurulması, ABD Kongresi'nden yeni bir yetki almaya çalışmadan Ortadoğu'da yeni ve daha da yıkıcı bir saldırı savaşına yasal bir incir yaprağı olarak, 2001 tarihli Askeri Kuvvet Kullanımı Yetkisi'ne başvurmak için sözde yasal bir gerekçe yaratma yönünde hesaplı bir çabadır.
 
Hem ABD hem de İsrail, İran'a karşı aralıksız provokasyonlar düzenlemiş ve durmadan artan askeri hazırlıklar yapmıştır. Yaklaşık bir yıl önce Bağdat Uluslararası Havalimanı'nda İranlı üst düzey lider Kasım Süleymani'nin ABD'ye ait insansız hava aracından fırlatılan füzeyle öldürülmesi ve Mossad'ın Kasım ayında İran'ın baş nükleer bilimcisi Muhsin Fahrizade'ye suikast düzenlemesi bunlar arasındadır.
 
Basra Körfezi'ne büyük bir askeri ateş gücü konuşlandırılmış durumda. Pentagon, geçtiğimiz ay ABD limanına geri dönmesi emri verildikten sonra aniden bölgeye geri çağrılan USS Nimitz uçak gemisi saldırı gücüne ek olarak, İran genelindeki hedefleri yok etme yeteneğine sahip 154 Tomahawk Cruise füzesi ile donanmış nükleer enerjili denizaltı USS Georgia'yı Körfez'e gönderdi. Nimitz gibi USS Georgia'ya da yine bu tür füzelerle donatılmış savaş gemileri eşlik ediyor.
 
Pentagon, İran hedeflerine karşı hem nükleer hem de konvansiyonel silahlar gönderebilecek kapasitedeki B-52 ağır bombardıman uçağı çiftleri tarafından Basra Körfezi'nde sadece bir ay içinde dört uçuş gerçekleştirdi.
 
İsrail ise bölgeye hem kara saldırısı hem de gemi savar füzeleriyle donatılmış Dolphin sınıfı bir saldırı denizaltısı gönderdi.
 
Washington Post, Çarşamba günkü bir haberinde, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu “İsrail'in harekâtını güçlü bir şekilde destekleyen Trump'ı, İran politikasını Başkan seçilen Joe Biden'a devretmeden önce, programa son bir askeri darbe indirmesi, Tahran'ın nükleer programına baskı yapması için sıkıştırdı,” diye yazdı.
 
Görünüşe göre İsrail, göreve gelecek Biden yönetiminin 2015'te yapılan İran nükleer anlaşmasına dönmesini önlemek üzere harekete geçme baskısı yapıyor. Söz konusu anlaşmadan 2018'de tek taraflı olarak çekilen Trump yönetimi, İran'a karşı savaş durumuna denk bir “azami baskı” yaptırımları rejimi uygulamaya koydu.
 
Trump yönetimi, bu tür bir uzlaşmayı engellemeyi amaçlayan bir dizi adım atmış durumda. Buna, İran'ın desteğini aldıkları iddiasıyla Yemen'deki Husi isyancıların bu hafta “terörist” ilan edilmesi de dahildir. Bu adım, Husilerin denetiminde bulunan bölgelerde yaşayan, Yemen nüfusunun yüzde 70'ine yönelik yardımın kesilmesi ve milyonlarca insanın açlıktan ölüme mahkûm edilmesi tehdidi oluşturuyor.
 
Biden, 2015 anlaşmasına yeniden katılma konusunda koşullu bir taahhütte bulunarak, yönetiminin İran'dan konvansiyonel füzeleri ve Ortadoğu'daki etkisi konusunda yeni tavizler isteyeceğini belirtti. Bunlar, Tahran'ın müzakereye açık olmadığını belirttiği konular. Biden'ın, iki partili bir birlik politikası izleme sözü verirken, Cumhuriyetçiler ve sağcı Demokratlar tarafından desteklenen İran karşıtı yaptırım rejimini iptal etmeyi bir öncelik haline getirmesi pek olası değil.
 
Hem ABD Kongre binasındaki faşist kuşatmanın ardından başkanlık seçimlerini kazandığını iddia etmeye devam eden Trump'ın, hem de yolsuzluk suçlamalarıyla, Mart ayında belirsiz bir seçimle ve istifasını talep eden kitlesel protestolarla karşı karşıya olan Netanyahu'nun, İran'la savaş çıkarmak için siyasi sebepleri var.
 
Trump, ABD seçimlerinden kısa bir süre sonra, İran'ın ana nükleer tesisi Natanz'ı bombalama fikrini ortaya attı. Bu, binlerce kişinin hayatına mal olabilecek ve daha pek çoğunu da hastalandırabilecek bir savaş suçu olur. Yardımcıları onu bu fikirden uzaklaştırmış olsa da, savaş tehdidi yakın olmayı sürdürüyor.
 
ABD başkanının, başkanlık seçimi sonuçlarını iptal etmek için savaş başlatması tehlikesi, geçtiğimiz Cuma günü Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin Kongre'deki Demokratlara gönderdiği bir mektupla vurgulandı. Pelosi, Genelkurmay Başkanı Mark Milley'e, “dengesiz bir başkanın askeri çatışma başlatmasını veya fırlatma kodlarına erişmesini ve bir nükleer saldırı emri vermesini” önlemek için ne yapılabilir, diye sorduğunu belirtiyordu.
 
Biden'ın göreve başlamayı başarması halinde savaş tehlikesi geçmeyecek. Biden yönetimi, ABD'nin Libya ve Suriye'de düzenlediği rejim değişikliği savaşlarından ve Çin'le askeri çatışmaya hazırlanma yönündeki “Asya'ya dönüş” politikasından sorumlu olan dış politika kadrosunu iktidara geri getiriyor.
 
Tehlikenin geçmesinin aksine, Biden yönetiminin Ortadoğu'da ve dünya genelinde ABD militarizmini tırmandırması beklenebilir. Trump'ın Beyaz Saray'a ve Pentagon'a yerleştirdiği faşizan ekip Basra Körfezi'nde bir savaş çıkarma tehdidine bulunurken, Biden'ın geçiş ekibinin ifade ettiği tek endişe, Washington'ın savaş makinesinin sorunsuz bir şekilde devredilmesidir.
 
Bill Van Auken
WSWS