Kürtlerin Kürt Meselesini Sur Dışında Düşünmesi
1.01.2016

Bir gün babam Kibar Feyzo filminin VHS kasetiyle eve geldi. Kemal Sunal’ın bir filmi olduğunu söyleyip biraz sonra filmi izleyeceğimizi ama bundan kimseye bahsetmememiz gerektiğini söyledi; buna alışkındım, eve mütemadiyen gelen Yılmaz Güney filmlerinden. O gün Kibar Feyzo’yu izledikten sonra böyle bir komedinin neden yasaklandığını anlayamamıştım.

Malum olduğu üzere filim, güneydoğuda devletin otorite boşluğunun ne şekilde doldurulduğu ve halkın bu nedenle çektiği sıkıntılar hicivle işlenmiştir. Devletin meydana getirdiği boşluğun bir görmezden gelme durumu olduğu da satır aralarında işlenen mesajlardandı. Maho Ağa’nın marabalarına dönüşmüş olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtler, ağanın zulmünden dolayı haklarını da savunamamaktaydı. "Kibar Feyzo" devletin bu göz yumuşunu, zafiyetini, ihmalini ve askıya almasını gözler önüne serdiği için yasaklanmıştı.

Güneydoğunun bu askıya alınmış haline ve meşum durumuna son vereceği iddiasıyla -ne şekilde ve nasıl kurulduğu tartışmalarını bir tarafa bırakarak- yeni bir yapı yavaş yavaş bölgede adını duyurup güçlenmeye başladı. Daha çok kısaltılmış adı PKK ile tanınan bu Marxist hareketin başında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini okumuş olan Abdullah Öcalan adında biri bulunuyordu. Devlet tarafından bir örgüt kategorisine dâhil edilmesi gecikmeyen bu yapı, askerlere ve kendi saflarına katılmamaya direnç gösterenlere (PKK’ya sesini yükseltenlere) eylemler gerçekleştirmeleri örgütün kısa sürede palazlanması için gereken teşvik primlerini almasını sağladı. Nitekim örgütü kullanmayı fırsat bilen hâirici bedhâhlar da tasvir edilen süreçte örgütün kuvvet bulması için gereken lojistik ve istihbarat bilgilerini paylaşmaktan geri kalmadı.

Örgütün bir ulus devlet kurma niyetinde olduğu, güneydoğu şehirlerinin mahalle aralarında gençler tarafından terennüm edilmekteydi; dillerindeki marşlar bunu haykırıyordu. Bu gençler zaman içerisinde PKK’nın dağ kadrosu haricinde, şehir içerisinde oluşan kadroları meydana getirdi. O sıralarda devlet örgütle olan mücadelenin dozajını iyiden iyiye arttırmış, PKK da aynı oranda misillemede bulunmuştu ama her iki tarafında unuttuğu şey ölenlerin hepsinin bu vatanın evlatları olmasıydı. Bunun farkına varan bazı PKK erleri, devletin af yasasına güvenerek güvenlik güçlerine teslim oluyordu. Devletin baskısı ve kimlik dejenerasyonundan bıkanlar ise ilk fırsatta soluğu dağda alıyordu. O yıllar bölge halkı için satırlarla tasvir edilemeyecek kadar kötü ve gergin geçti. Öyle ki güneydoğunun bazı şehirlerine devletin gazete bile sokamaz olmuştu. Askeri kanallarla gelen gazeteler ise ancak ve ancak askeri garnizonlardan satın alınabiliyordu; tabii PKK tarafından fişlenmeyi göze aldıysanız.

Devlet her ne kadar PKK’nın dağ kadrosuyla mücadele ettiyse de örgütün günden güne güçlenen ve sempatizan kazanan şehir kadrolarına yönelik tam bir tedbir uygulayamıyordu. Bu çözümsüzlük devam ederken -yine ne şekilde ve nasıl kurulduğu tartışmalarını bir tarafa bırakarak- bölgede bir İslami hareket sivrilmeye başladı. Oluşan bu yapı, kendini gerek İran ve gerekse Lübnan direnişiyle aynı safta gösterebilmek için -tabii ki bu sadece İran İslam devriminden kaynaklı sempatiyi kullanma amaçlıydı- “Hizbullah” adıyla tanıtmaya başladı. O yıllarda Coşkun Aral merakına yenik düşerek Lübanan’a kadar gitmiş ve hem Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlullah ve hem de Seyyid Hasan Nasrallah ile röportaj yapmış ve hazırladığı programda bunları paylaşmıştı. Her iki ağızdan çıkan açıklama Türkiye’deki yapıyla hiçbir ilgilerinin olmadığı yönündeydi.

“Hizbullah,” PKK’nınkine nazaran çok daha kısa bir sürede bölge şehirlerinde güçlendi. Zira güneydoğuda PKK’nın yaptıklarını tasvip etmeyen, bunlara kendince direnen bir taban mevcuttu. Bu taban, hiçbir şekilde Marxist bir yapıya pas vermemiş, İslam ile ilgili okumalar yapmış olmasının ötesinde, söz konusu sorun içerisinde tam olarak gün yüzüne çıkmamış birçok medreseli Kürt molla tarafından da desteklendi. Kürt mollaların etkileyici vaazları PKK’nın şehirlerde uyguladığı kepenk kapatma ve benzeri uygulamaların delinmesine neden oldu. Tabii etkileyici olan sadece bu vaazlar değildi, artık “Hizbullah” da şehirde silahlı bir unsur olarak boy göstermeye başlamıştı.

PKK’nın, Diyarbakır Susa köyünde sabah namazı vakti köy camiini asker kıyafetleriyle basması ve cemaati katletmesi iki örgüt tarihi açısından önemsenmesi gereken bir milattır. PKK ile ipleri tam anlamıyla koparan “Hizbullah” için Susa, bir anıt köye dönüştü. Kutsal bir katligâha dönüştürülen anıt mezarları, her yıl facianın gerçekleştiği gün binlerce insan ziyaret etmeye başlamıştı. İtiraf etmemesine rağmen Selefi bir damarı bulunan bu örgütün, güneydoğudaki bir evliya kabrini küçük bir grupla ziyaret ettiği dahi vaki olmamışken, Susa köyüne böyle bir anıtsallık kazandırılmasının öneminin büyük olduğu anlaşılmaktadır. Bölgede güçlendikçe güçlenen “Hizbullah,” PKK’nın şehir kadrolarını devletin temiz ellerinin başaramayacağı bir titizlikle neredeyse tamamıyla yok etmeyi veya pasifleştirmeyi başardı.

İlginç olan bu denli bir güce kavuşan “Hizbullah”’ın devlete karşı hiçbir zaman PKK misali bir silahlı direnişe geçmemesidir. Oysa her bir cihat erinin gönlünde ya şehitler kervanına katılmak veya Türkiye Cumhuriyeti’nde bir inkılap gerçekleştirmekti. Her devrimci gibi onların da böyle bir romantik tarafı vardı. Kaderleri birçok romantik gibi oldu; en güçlü dönemlerinde -Diyarbakır’daki iki kitap evinin adlarına atfen- İlim ve Menzil diye iki fırkaya bölündüler. Şehirlerdeki silahlı suikastlar İlim fırkasının lehine neticelendi. Ayrıca Menzil fırkasının lideri Fidan Güngör enteresan bir şekilde faili meçhul bir kaçırma eylemine kurban oldu ki öldürüldüyse bile bu resmen ispatlanabilmiş değil. İlim fırkasının başında ise Hüseyin Velioğlu bulunuyordu. Bu şahısın siyasaldan Abdullah Öcalan’ın sınıf arkadaşı olması kimsenin kafasında kuşku uyandırmıyordu. Tüm bunlar bir tarafa, artık İlim iyi güçlenmiş durumdayken bölgede Jitem denilen örgütü andıran bir “güvenlik” biriminin icraatları vites yükselterek şehirlerdeki varlığını hissettirdi.

Nasıl hissedilmesin ki? Birkaç haftadır kaybolan arkadaşınızın caddelerde yapıştırılmış fotoğrafını görüp, altında yazan numarayı aradığınızda size bir yer söyleniyor; buluşma yerine gittiğinizde ise bir sonraki fotoğraf sizin oluyordu. Çarşının tam ortasına atılmış, üzerinde darp ve sigara söndürmekten derisinde oluşmuş yaralar vb. işkence edilmiş cesetlerin kendini hissettirmemesi pek de mümkün değildi. Bölgede İlim’in bariz olan gücü yavaş yavaş derinlere çekilmeye başladıysa da kendini kurtarabilecek bir derinliğe ulaşamadı. PKK’nın uğradığı itirafçı benzeri bir durumdan faydalanmak isteyen bazı üst yetkililer (belki de itirafçıdan başka bir fonksiyonları bulunuyordu) neredeyse ev ev ispiyonlama icraatını gerçekleştirdiler. Nihayetinde de Velioğlu, İstanbul’da düzenlenen bir baskın neticesinde devlet emniyet güçleri tarafından öldürüldü.

Her ne kadar itiraf edemediyseler de İlim örgütü de ulusal İslami bir Kürt devletinin peşindeydiler. Hiçbir zaman Türkiye’nin tüm coğrafyasına hitap edebilen bir söylem üretemediler; belki de öyle bir dertleri de olmadı, oldurulmadı. Bundan zararlı çıkan yine Kürtler olmuştu; bir kez daha hayalleri suya düşmüştü. Mazlumiyetlerini ne devlet, ne PKK ve ne de İlim yapıları gideremiyordu. İşin ironik tarafı bu iddia ile ortaya çıkan her kesin Kürtlerin sorunlarını arttırmasından başka bir soruna neden olmuyordu. Aslında ağır travmalara neden olan bu serüvenler Kürtleri, vatandaşı oldukları Türkiye Cumhuriyetiyle karşı karşıya getirerek kendilerini devletsiz hissetmelerine neden oldu. Ayrıca PKK ve İlim tandanslı hareketlere ileride daha kuvvetli bir şekilde oluşabilecek sempatide çirkin katliamlar, kaçırmalar, domuz bağları ve cinayetler engellenmiş oldu.

Ortadoğu ve Türkiye’deki paradigmanın değişmesi/değiştirilmesiyle birlikte bu iki ana akım HDP ve HÜDAPAR şeklinde zuhur etti. Ancak esefle belirtmek gerekir ki her iki akım da önceki tecrübelerinden ibret alabilmiş değildir. Bunu en büyük göstergesi Kürtleri, Kürdistan denilen daracık bir bölge halkı olarak sıkışık ve problemli bir coğrafya haricinde kurgulayamamalarıdır. Bunun yanında her iki cenahın ana kimliği Kürtlük; bu ulusalcılık/milliyetçilik hastalığına duçar olarak Kürtlerin sorunlarını çözmeye çalışmaları da devam edegelen sorunun ayrı bir göstergesidir.

Oysa Kürtlerin de cihânşümûl bir fikre ihtiyacı vardır. Bu iddia ne “demokrasi” ve ne de “İslam” ardına saklanmış bir Kürtçülük olmamalıdır. Peki, olduğunda ne oluyor? Kendi sorunlarını izah etmeye çalıştıklarında biri PKK ile ve diğer cenah ise İlim ile hesaplaşmadığından diğer Türkiyeliler için pek de inandırıcı olamıyorlar. İnandırıcı olsalar dahi kendi eleştirdikleri Türk milliyetçiliğinin rengi değişmiş bir versiyonunun ötesine geçemiyorlar.

Bu sırada Ak Parti adında siyasal bir parti bölgede boy gösteriyor. PKK yanlısı Med TV, partinin ilk dönem seçimlerinden başarıyla çıkmasıyla yayınlarını bu doğrultuda arttırmıştı. Zira Kürtlerin temsilcisi Ak Parti olamazdı. Ama olan olmuştu ve Kürtler sığınacakları yeni bir liman bulmuşlardı. Üstelik ilk iki tecrübelerinde olduğu gibi bu siyasal düzenin meşru bir partisiydi. Gerçi parti başkanı hapse girip çıkmıştı ama bir Kürt “sıradan” bir insanın ardından gidemezdi. Adı geçen parti, demokratikleşme paketi adı altında bölgedeki halkların uzun yılar alt kimlik olarak bile tanınmış kimliklerini üst kimlik olarak tanıyacağını ve bunun herkes tarafından tanınması için de çabalayacağını söyledi; bunu için sözler verdi ve birçoğunu yerine getirmeye “çalıştı”. Peki, ne oldu?

Kibar Feyzo filmini başa saralım; aslında olan senaryonun yeni bir versiyonuydu. “Çalışma”lar anlaşılan bölgenin otoritesizleştirilmesi ve PKK’ya alan tanınması oldu. Bundan sonra suçlanan HDP oldu? Olan yine Kürt halkına oldu. Son zamanlarda Sur’da yaşananlar da bunun ne kadar büyük ve ciddi bir sorun olmaya devam ettiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle HDP’nin Kürt halkı ciddi bir karar alması gerekmektedir. Söz konusu karar partinin ne kadar demokratik ve örgütle ne kadar içli dışlı olup onu frenleyeceği hususundadır. Bundan daha önemli kararı ise Kürt tabanının vermesi gerekmektedir.

Kürtler, geçmişten edindikleri tecrübeyle çözümün Sur içinde olmadığının farkına varmalıdır. Tabii ki tüm Kürtler öyle düşünüyor demek istemiyorum; böyle düşünenleri kastediyorum. Yani ne Sur içerisinde çatışmakta olan devletin siyasal partisi olarak Ak Parti ve ne de PKK Kürt halkının gerçek temsiliyetini yerine getirememektedir. Ak Parti bu iddiadayken bölgede her şeyin günlük gülistanlık olduğu tasvir edildi. Ama yanlış olmayan demokratikleşme paketleri yanlış şekillerde uygulanmıştı. Neticede PKK’lı olmayan bölgedeki milyonlarca Kürt bu yanlışlıklar yüzünden mağdur oldu, olmaya da devam edecektir. Sur bunun en büyük kanıtıdır. Bu mağdurların birçoğunun da Ak Partili olduğuna şüphe yok! Maalesef bunlar da ulus devlete rücu taktiğinde mazlumlar olarak tarihe geçeceklerdir.  Kürt halkının bu kısa ama acı tarihçeyi göz önüne alıp çözümü Sur dışında araması gerekmektedir.